Büyük Dua Deneyi – Richard Dawkins

Paylaşmak için:

Dua Deneyi, eğer eğlendirici olmasaydı acınaklı olduğunu düşüneceğimiz bir mucize incelemesidir: Hastalar için dua etmek onları iyileştirir mi? Dualar çoğunlukla hasta kişiler için edilir, kişisel ve gayri resmi bir tapınma işidir. Darwin’in kuzeni Francis Galton, dua etmenin insanlar için yararlı olup olmadığını bilimsellikle araştıran ilk kişidir. Her pazar, İngiltere genelindeki kiliselerde, tüm topluluğun kraliyet ailesinin sağlığı için alenen dua ettiğine dikkati çeker. Yalnızca en yakınlarımız ya da en sevdiklerimiz tarafından dua alan biz diğerlerini düşünecek olursak, acaba bu durum son derece tuhaf ve faydasız değil midir? (1) Galton bu durumu incelemeye aldı ve istatistiksel bir farka rastlamadı. Her halükarda amacı dalga geçmek olabilirdi, tıpkı rastgele seçilmiş arazi parçalarına dua edip bitkilerin daha hızlı yetişip yetişmeyeceğini görmek istediğinde olduğu gibi. (yetişmediler)

Daha yakın geçmişte, fizikçi Russel Stannard (İngiltere’nin en tanınmış üç bilim insanından birisi ki buna değineceğiz) dua etmenin hastaların sağlığını iyileştirdiği görüşünü deneysel olarak sınamak için, (elbette) Templeton Vakfı’nın sermayesini sunacağı bir girişime ağırlığını koydu.

Bu tarz deneylerin kitaba uygun yapılabilmesi için, çift kör (double-blinded) (2) prosedürüne uyulması gerekir ve bu kurala katı biçimde uyulmuştur. Tam anlamıyla rastgele seçilen hastalar belirlenir, ilk grup denek grubu (dua edilenler), diğeriyse kontrol grubu olarak belirlenir (dua edilmeyenler.) Ne hastalar, ne doktorlar ne hasta bakıcılar ne de denekler hangi hastalara dua edileceğini ya da hangilerinin kontrol üyesi olduğu bilmez. Ancak deneysel duayı edenlerin her kim için dua edeceklerse isimlerini bilmeleri gerekir; aksi takdirde, belirlenen kişiler haricindeki ilgisiz kişiler için dua etmenin ne anlamı olurdu? Ancak duacılara hastaların yalnızca ön ismi ve soyadının ilk harfini vermek yeterlidir. Görünüşe göre bu sayede Tanrı doğru hastane yatağının yerini tam olarak saptayabilecekti.

Böylesi deneyler yapma fikri başta dalga geçilmeye son derece açıktır ve beklenildiği gibi bu proje de bu olumsuzlukları yaşamıştır. Bildiğim kadarıyla Bob Newhart’ı (3) bununla ilgili bir skeç hazırlamamıştı, ancak yine de sesindeki kararlılığı duyar gibiyim:

Ne söylüyorsun Tanrım? Beni kontrol grubundan olduğum için tedavi edemiyor musun? …Ah anlıyorum, teyzemin duaları yeterli değil. Ama Tanrım, yan yataktaki Bay Evans… 0 neydi Tanrım? Bay Evans her gün binlerce dua aldı öyle mi? Ama Tanrım. Bay Evans o kadar insanı tanımaz ki… Ah, ondan yalnızca John E. olarak bahsettiler, John Ellsworthy’yi kastetmediklerini nasıl anladın?… Ah evet, hangi John E.’ye dua ettiklerini anlamak için her şeyi bilme yeteneğini kullandın. Ama Tanrım…

Tüm alayları cesurca göğüsleyen araştırmacı grubu hiç yılmadan çalıştı ve Boston yakınlarında bulunan Zihin/Beden Tıbbi Akademisi’ndeki bir kardiyolog olan Dr. Herbert Benson önderliğinin kontrolündeki 2,4 milyon dolarlık Templeton sermayesi harcandı.  Dr. Benson’u daha önceleri söylediği bir söze Templeton baskısından çıkan bir makalede yer verilmişti: “Tıbbi olgularda şefaat (aracılık) dualarının etkisinin ispatına inanmak yükselmektir.” Araştırmanın sağlam ellere teslim edilmiş olması güven vericiydi ve şüpheciler tarafından berbat edilme olasılığı düşüktü. Dr Benson ve takımı altı hastanedeki 1.802 hastayı gözlemledi ki bu hastaların hepsi koroner ameliyatı geçirmişti. Hastalar üç gruba ayrıldı. Birinci grup dua aldı ve bunu bilmedi. Grup 2 (kontrol grubu) dua almadı ve bilmedi. Grup 3 dua aldı ve bunu bildi. Grup 1 ve Grup 2 kıyaslaması aracılık dualarının etkisini sınamak içindi. Grup 3 birinin dua ettiğini bilmenin ortaya çıkarabileceği psikosomatik etkileri test etmek içindi.

Duacılar üç kilise cemaatinden oluşuyordu, Minnesota, Massachusetts ve Missouri, bu üç kilisenin konumu hastanelerden oldukça uzaktı. Duacılara, açıklandığı üzere, dua edecekleri hastaların yalnızca ön adları ve soyadlarının ilk harfi söylendi. Bunu mümkün olabildiğince standartlaştırmak deneysel alıştırmayla emin bir şekilde sağlanabilirdi ve dolayısıyla tüm duacılara dualarının içine şu cümleyi de katmaları söylendi: “çabuk, sağlıklı bir iyileşme ve komplikasyon olmamasıyla birlikte başarılı bir ameliyat için.”

Amerikan Kalp Dergisi (American Heart Journal) Nisan 2006 sayısında bildirilen sonuçlar oldukça belirgindi. Dua edilen ve edilmeyen hastalar arasında fark yoktu. Dua edildiğini bilen ve dua edildiğini ya da edilmediğini bilmeyenler arasında bir fark vardı; ancak bu olumsuz yöndeydi. Dualardan yararlandıklarını bilenler, bilmeyenlere nazaran, yan etkilerden daha fazla acı çektiler. Tanrı bu çılgın girişimi kınadığını göstermek için hafifçe cezalandırmış mıydı? Kendileri için dua edildiğini bilen hastaların sonuç itibariyle fazladan stresten zarar görmüş olmaları daha olasıydı:

Araştırmacıların deyimiyle “performans anksiyetesi’. Araştırmacılardan birisi olan Dr Charles Bethea şöyle demişti, “Bu onları ‘dua takımına cağrılacak kadar hasta mıyım?’ düşüncesiyle kararsızlaştırmış olabilir?” Günümüzün dava açma meraklısı toplumunda, kalp rahatsızlıklarından zarar gören bu hastaların, deneysel dua aldıklarını bilmelerinin bir sonucu olarak, Templeton Vakfı aleyhinde eylem niteliğinde bir dava açmaya yeltenmiş olabileceklerini umut etmek fazla mıdır?

Bu araştırmanın ilahiyatcılarca kınanması hiç şaşırtıcı değildi çünkü bu deneyin dinle dalga geçme kapasitesi vardı ve bu ilahiyatçıları mutlaka kızdırırdı. Oxford’lu ilahiyatçı Richard Swinburne, araştırmanın başarısızlığının ardından yazdığı yazısında, şu bağlamda araştırmaya karşı çıktı; Tanrı, dualara yalnızca iyi sebepler dahilinde edildiğinde cevap verir!” Rastgele birisi için değil ama belirli bir kişi için dua etmek, sırf çift kör prosedürlü bir deneyin tasarımındaki rastgelelik yüzünden sağlam bir mantık teşkil etmeyecektir. Tanrı bunu anlar. Bu, aslında Bob Newhart’ın taşlamasının esas fikriydi ve Swinburne de bunu doğrulamıştı. Ancak Swinburne raporunun diğer kısmında, bizzat taşlamanın da ötesine geçer. İlk defa olmamak kaydıyla, Tanrı tarafından yönetilen bir dünyada acı çekmenin hak verilecek bir yönünü bulmaya çalışır:

Acı çekmelerim bana cesaretimi ve sabrımı gösterme fırsatını sunar. Size, duygudaşlığınızı göstermeyi ve acılarımı hafîfletmeye yardım etme fırsatını tanır. Ve topluma sunduğu fırsat ise, şu ya da bu çeşit acıların tedavisinin keşfi için yüksek miktarda para harcanıp harcanmayacağının bir karara bağlanmasıdır. İyi bir Tanrı acı çekmemize üzülse de, en çok ilgilendiği şey kesinlikle ve kesinlikle her birimizin sabır, sevgi ve büyüklük göstermemizdir ve dolayısıyla kutsal bir karakter olmamızdır. Bazı insanların kendi iyilikleri için berbat bir şekilde hasta olmaları gerekir ve bazı insanlar ise diğer insanlara önemli seçimler sağlamaları için hasta olmaya ihtiyaç duyarlar. İşte yalnızca bu yolla, bazı insanların oldukları insan tipi hakkında ciddi kararlar vermeleri konusunda cesaretlenirler. Diğerleri içinse bir hastalık bu kadar değerli değildir.

Bu gülünç usa vurma eseri teolojik zihnin aşırı tipik bir örneğidir. Bana Swinburne ve Oxford’lu meslektaşımız Profesör Peter Atkins ile birlikte katıldığımız bir televizyon panelindekî özel bir durumu hatırlatır. Swinburne bir noktada Yahudi soykırımını savunmaya yeltenmişti ki bu aslında Yahudiler: cesur ve asil olma fırsatı sunmaktır. Swinburne bu temele dayanarak bunu yapmak istemişti. Peter Atkins şiddetli bir biçimde gürledi: “Cehennemde çürüyesin.”

Swinburne’ün makalesinin ilerleyen bölümlerinde tipik bir ilahiyatçı mantık daha göze çarpar. Emin bir tavırla şu fikri öne sürer: ‘Eğer Tanrı varlığını kanıtlamak isteseydi, kalp hastalarından oluşan karşıt iki grubun (kontrol grubu ve deneysel grup) iyileşme istatistiklerini belli belirsiz etkilemekten daha iyi yollar bulurdu. Eğer Tanrı var olsaydı ve bizi buna ikna etmek isteseydi, “dünyayı doğaüstü mucizelerle doldurabilirdi.” Ama Swinburne en sonunda ağzındaki baklayı çıkarır: “Ancak, zaten Tanrı’nın varlığına dair yeterli kanıt mevcuttur ve bu kadar çok kanıt bizim için iyi olmayabilir.” Çok fazla kanıt bizim için iyi olmayabilir! Tekrar okuyun. Çok fazla kanıt bizim için iyi olmayabilir. Richard Swinburne, yakın zamanda emekli olmuş, İngiltere’nin en itibarlı ilahiyat profesörü unvanının sahibidir ve İngiliz Akademisi’nin üyesidir. Eğer ihtiyaç duyduğumuz ilahiyatçı böyle birisiyse, Swinburne’ün diğerlerinden pek de farklı bir ilahiyatçı olmadığını bilmelisiniz. Belki de siz ilahiyatçıya gerek duymuyorsunuzdur.

Swinburne, araştırmanın başarısızlığa uğramasının ardından, bunu yadsıyan tek kişi değildi. Muhterem Raymond J. Lawrence New York Times’daki köşesini cömertçe kullanarak, sorumluluk sahibi dini liderlerin aracılık dualarının bir etkisi olup olmadığıyla ilgili herhangi bir kanıtın bulunamamasından dolayı neden *derin bir oh çekeceklerini’ izah etmiştir.“ Eğer Benson araştırması duanın gücünü gözler önüne sermeyi başarabilseydi, ağız değiştirebilecekler miydi? Belki hayır ama diğer birçok papazın ve ilahiyatçının böyle yapacağından emin olabilirsiniz. Muhterem Lawrence’in yazısı en çok şu ilhamla hatırlanır: “Geçenlerde bir meslektaşım, kocasının yanlış tedavi edilmesinden ötürü doktorun birini itham eden dindar ve iyi eğitimli bir kadından söz etti. Doktorun suçu, kocasının ölüme yaklaştığı günlerde yeterince dua etmemekmiş.”

Diğer ilahiyatçılar NOMA taraftarı kuşkucularla duayı böylesi bir yöntemle araştırmanın para kaybı olduğu konusunda birleştiler çünkü onlara göre doğaüstü etkiler barizce bilimin menzili dışındadır. Ancak, Templeton Vakfı çalışmayı finanse edip tam desteğini verirken, sözüm ona aracılık duasının gücü en azından yalnızca prensipte bilimin menzili dışındaydı. Çift kör prosedürlü bir deneyin gerçekleştirilmesi mümkündü ve bu yapıldı. Olumlu bir sonuç elde edilebilirdi. Ve eğer öyle olsaydı, tek bir din savunucusu (apolojist) hayal edebilir misiniz ki bilimsel araştırmanın dinsel meselelerle ilgisiz olduğu temeline dayanıp, bu sonucu reddetsin? Elbette hayır.

Araştırmanın olumsuz sonuçlarının inançlıları sarsmadığını bildirmek gereksizdir. Deney duacıların bir kısmını sağlayan Missouri İbadet Hizmetleri Müdürü Bob Earth şöyle bir yorum yapmıştı: “İnançlı bir insan bu araştırmayı ilgi çekici bulabilir fakat biz zaten çok uzun zamandır dua etmekteyiz ve dua etmenin işe yaradığını gördük, bunun işe yaradığını biliyoruz. Bu deney, dua ve dinsellik araştırmasının yalnızca ilk adımıdır.” Evet, doğru: Duanın işe yaradığını inancımız yoluyla biliriz, o halde eğer bunu kanıtlamayı başaramazsak istediğimiz sonucu alana kadar yılmadan çalışmaya devam ederiz.

Richard Dawkins – Tanrı Yanılgısı

Bölüm 2, Büyük Dua Deneyi, Sayfa 64-67


Paylaşmak için:

İmgelerin Sisi

Ateistler Çağı insanlığın ve vicdanın yükselişe geçeceği çağ olacaktır. Çünkü uğruna propaganda ve savaş yapılacak bir din olmayacaktır...

Bir cevap yazın

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.